21.5 C
İskenderun
Ana Sayfa Blog

Antakya Harita Okumaları – 2

Saint Pierre Kilisesi ve Cehennem Kayıkçısı: Kharon

Çok uzun yıllardır şehrimizin turizm yükünü çeken, #Antakya denilince akla gelen bu iki eser kentin simgesi olmuş durumda. #Hatay’da hemen hemen her köşe başında bir harika eser olduğunu biliyoruz, ama #SaintPierreKilisesi ve yıllarca yerel halk tarafından Hz. Meryem kabartması zannedilen #Kharon’u ayrı bir köşeye koymamız gerekiyor. Antik dönemden günümüze kutsal sayılan Starius Dağı’nda bulunan bu eserler şehre yaklaşık 5-6 dk mesafede yer alıyor. Antakya Harita Okumaları-2 yazımda size bu çevrede yer alan Kharon ve Saint Pierre Kilisesi’ni anlatmaya çalışacağım.

Saint Pierre Kilisesi: Antakya-Reyhanlı yolu üzerinde, bugünkü Haç Dağı’nın şehre bakan batı yamacında yer alan mağara/kilise yapısıdır. Bir çok özelliği dolayısıyla Hristiyanlar için büyük önem taşımaktadır. #SaintPetrusKilisesi olarak da bilinir.

Saint Pierre Kimdir ?

Petrus ismiyle bilinen, (#SimunPetrus Ölüm M.s.-64) Hz. İsa’ın 12 havarisinden birisidir. #Filistin, #Celile’de dünyaya gelmiştir, Asıl mesleği balıkçılık olup, Katolik Kilisesi’ne göre ilk papa ve İsa’nın varisi sayılmaktadır. 29 Haziran 67 de Roma İmparatoru Nero yönetiminde ters çarmıha gerilerek öldürülmüştür. Hristiyanlığı bir çok şehirde yaymaya çalışsa da en çok etkili olduğu şehir #Antakya olmuştur. Roma Suriye’sinin başkenti olan #Antakya şehrinin ilk patriği ve kilisesinin kurucusu olarak kabul edilmektedir.

İncil’de (Resul’un İşleri) Barnabas’ın Tarsus’a giderek Pavlos’u Antakya’ya getirdiği, Antakya’da bir yıl birlikte çalışarak Hristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara ‘Hristiyan’ adının verilmesinin Antakya’da gerçekleştiği bilinmektedir. Bu bilgilere ek olarak Pavlos’un Galatya’lılara yazdığı mektupta Antakya’ya gelen #Petrus ile Hristiyanlığın o günkü durumunu tartıştığını belirtmektedir.

Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri olan Petrus (yani #St.Pierre) #Antakya’ya gelerek (M.S. 29-40) Hristiyanlığı yaymaya çalışır, bir çok dini toplantıların yapıldığı bu kilisede “Hristiyan” adının (#Christian) ilk kez burada verilmiş olması (henüz hristiyan mezhepler ortada yokken) St. Pierre Kilisesi’ni hristiyanlar için daha kıymetli hale getirmiştir.


HRİSTİYAN SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ:

Hristiyan sözcüğünün kökeni, mesih kelimesinin Yunanca karşılığı olan #khristos (#χριστός) kelimesine dayanır. 
ce meşiha, İbrânîce mâşiahtır. ( ‘kutsal yağ ile ovulmuş, kutsanmış’ ) Sâmî dillerde müşterek olan kelimenin fiil kökü Arapça’da meseha, Asur dilinde maşâhu, Ârâmîce ve İbrânîce’de mâşâh olup “el sürmek, elle sıvazlamak, boyutunu anlamak için eli bir şeyin üzerine koymak, yağ sürmek, yağla meshetmek” anlamındadır.


#Khristos olarak adlandırılan İsa’ya inananlara ilk olarak #Antakya‘da Hristiyan (#Χριστιανός #Khristianos) denmeye başlanmıştır.
Bu dinin mensupları Batı dillerinde Christian, Türkçe’de Hristiyan (Hıristiyan) şeklinde adlandırılır. Yeni Ahid’de Hristiyan (Christianos) adı Resullerin İşleri (11/26, 26/28) ve Petrus’un (Pierre) Birinci Mektubu’nda (4/16) olmak üzere yalnızca üç yerde geçmektedir.

Kaynak: https://islamansiklopedisi.org.tr/hiristiyanlik


Haç Dağı ve çevresinde bugün gün yüzüne çıkmış veya tahmin edilen bir çok eser bulunmaktadır. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi #NecmiAsfuroğluArkeolojiMüzesi ‘de bu harika eserlerden birisidir. “Dünyanın ilk mağara kilisesi” olarak bilinen #StPierreKilisesi de aslında Haç Dağı’nın (Stauris Dağı) batı cephesinde yer alan bir çok mağaradan birisidir. Bu dağın doğal yapısından dolayı sıkça büyük kaya yapılarına rastlayabilirsiniz, bu yapılar yapı malzemesi, heykeller için ana malzeme gibi işlemler için kullanılmasının yanı sıra, bazı doğal veya insan eliyle yapılmış mağaralarda sıkça görülmektedir. Bunlardan bir çoğu dönemin şartlarında sığınmak ve (Roma dönemi) Hristiyanların misyonerlik faaliyetleri sırasında saklanmak için yapılmıştır, bu mağaralardan birisi de St. Pierre ve arkadaşlarını saklamış onlara ev olmuş ve Hristiyanlığı yaymaya başladıktan sonra bu alan kiliseye çevrilmiştir.

Kilisenin ortasındaki taş sunağın üstünde eskiden 21 Şubat tarihinde Antakya’da kutlanan Saint Pierre Kürsüsü Bayramı için yerleştirilen taştan bir kürsü vardır. Sunağın üzerindeki mermer Saint Pierre heykeli 1932 yılında yerleştirilmiştir. 1098 yılında Antakya’yı ele geçiren haçlılar kiliseyi birkaç metre daha uzatıp iki kemerle ön cepheye bağlamışlardır. Bu cephe 1863 yılında, Papa IX. Pius‘un isteğiyle restore işlerine girişen Kapusen rahipleri tarafından yeniden yapılmıştır. Restorasyona III. Napolyon da katkıda bulunmuştur. Kilise girişinin solunda duran kalıntılar bir zamanlar ön cephenin önünde bulunan revaktan geriye kalmıştır.

Fotoğraf: Kapusen Rahipleri Antakya’da öğrencileri eğitiyor

Mağara’nın hemen girişinde zeminde 4. ve 5. yüzyıllara ait mozaikler bulunur. Bu mozaiklerden bugün pek az izi kalabilmiş kimi duvar resmi kalıntılarının da 12-13.yüzyıllardan kaldığı belirtilmektedir. Mağara Aziz Petrus ve müridleri tarafından ‘ayazma’ olarak da kullanıldığı düşünülmektedir. Zira biz mağara/kilisenin tavanından ve çevresinden sızan suların halen kutsal kabul edildiğini ve vaktiyle vaftiz törenleri için kullanıldığını biliyoruz.

Ayazma: Hem soğuk su kaynağı, pınar anlamına geldiği gibi çardak ve serinlenilen yer anlamına da gelir.


Cehennem Kayıkçısı: Kharon

Cehennem Kayıkçısı #Kharon: (#Kharoon #Charon #Charonion) Yunan Mitolojisinde #Styks (#Akheron #Stiyks) nehri olarak bilinen ve iki dünyayı ayıran nehrin bekçisidir. Tablo ve çizimlerde genelde asık suratlı, kaba ve pinti bir ihtiyar olarak betimlenen #Kharon ölülerin ruhlarını #StyksNehri’nden karşıya geçirmekle görevlidir. Ruhları karşıya geçirmek için para isteyen Kharon’un karşısında çaresiz kalmamak için, antik dönemde insanlar ölülerin ağzına bir adet ‘obolos’ koymaktadır.

Tablo ile ilgili ayrıntılı bilgi için. https://twitter.com/tablofelsefe/status/1284171004571344896?s=20

Kharon ücretini aldığı herkesi nehrin karşısına bırakırken, parası olmayanlara karşı kesinlikle merhamet göstermiyordu, kıyıda kalanlar ise yüzyıllar boyunca Hades’in himayesine giremeyecek, bedenleri toprağa değemeyecek ve benzersiz acılar çekecekti.

Dante’nin İlahi Komedyasında Kharon’dan şöyle sözedilir:
Mitolojik varlık kayıkçı Charon, Acheron (Asi) nehrinde insanları taşıyor. Acheron nehri kıyıları cehenneme girişin geçitindedir. Mitolojik kayıkçı Charon tarafından ölü ruhlar cehenneme taşınır. Burda geçitin kıyısında hayattayken iyi ve kötü arasında bir seçim yapamamış bazı kimseler kalmıştır. Onlar hala gerçek bir cehennemde değildirler ancak bu bölgede sonuza kadar hapsolmuş olarak deliler gibi etrafta bir flamanın peşinde koşturan ve eşek arıları tarafından sokulan ve bazı kurtçuk ve böcekler tarafından kanları sürekli emilen kimselerdir. Dante, Virgil’in rehberliğinde cehennemin kıyısındaki Acheron nehrinin kıyısına gelir. Kayığı kullanan Charon, Dante’yi karşı kıyıya, cehenneme geçirmeyi kabul etmez.

Antik dönemde insanların sıkı sıkıya bağlı olduğu ölülerin para ile gömme ritüeli öyle alışkanlık haline dönmüştü ki, erken Hristiyanlık döneminde ölüyle birlikte altın değerli eşya veya bir kese para gömülüyordu. Antik Yunan medeniyetinin en çok etkilendiği uygarlık olan Mısır’da ise durum yine aynıydı, Mısır Mitolojisine göre insanlar ölüleri #Osiris’in huzuruna çıkaracak olan kayıklara bindirirler ve bu kayıklar yer altı dünyasının karanlık sularında ‘#Khu-en-ua ‘ isimli bir kayıkçı tarafından yönlendirilirdi. Mısır Mitolojisinde #Khuenua, arkasını gören adam olarak tanımlanan kayıkçı #Khuenua, Yunan Mitolojisinde yerini #Kharon a bırakmıştı, Mısır’da ölülerin geçtiği yeraltının karanlık suları (sunular bataklığı) ise Yunan Mitolojisinde #Styks Nehrine dönüşmüştü. (Bknz:Antandros Nekropolisi Sikke Kontekstli Mezarlar-Bala YILDIRIM)

#Myanmar olarak bilinen ülkenin antik toplumu Mon’lar ölülerin ağzına aynı inançla altın ya da gümüş bir para bıraktığı bilinmektedir. Hatta bu konu ile ilgili İslamiyet’te ölü yıkayıcı olarak bilinen Gassal’ların (Gassal: Ölü yıkayıcı, Gasilhane görevlisi) modern birer Kharon görevi gördüklerine yönelik görüşler de vardır. (Bknz:İslamiyet’in Kharonları: Gassallar Gülseren GÜLDESTE)

Antakya Kharon’unun hikayesi ise şöyle: #Seleukosİmparatorluğu döneminde (#HellenistikDönem) kenti büyük bir veba salgını ele geçirir. Bu salgından kurtulmak için aranan onca çareye rağmen kriz çözülemeyince yönetici #Antiokhos (IV.Antiochos) kentin kahini #Leios’unda ısrarıyla bir kabartma inşa edilmesini emreder. Bu eser Kharon olarak seçilmiş, 4 metre boyunda, 3 metre eninde inşa edilirken, salgının bitmesiyle yarım kaldığı iddia edilmektedir. Eser kente kuzey yönünden oldukça uzaklardan görülebilecek şekilde inşa edilmiştir. Bunun sebebi kenti kutsayıp, hastalıktan kurtaracağı düşüncesidir. #SilpiusDağı nda bulunan bir ana kaya oyularak yapılan heykelin başında (genelde doğuda yer alan eserlerde bulunur) ‘tiara’ isimli bir başlık bulunmaktadır. Heykel bugün oldukça aşınmıştır.

St. Pierre Kilisesi’nin hemen yanında yer alan patikadan kuzey yönünde yaklaşık 250-300 metre yürüyerek ulaşabileceğiniz Kharon kabartması şehrin çok daha güzel göründüğü nispeten daha yüksek bir alanda yer almaktadır. Yazımın sonunda yer alan belgeselde bu patikayı çok rahat görebilirsiniz. St. Pierre Kilisesi’nden sonra sadece heykele varmadan hemen önce bir adet tabela göreceksiniz, maalesef yürüyüş yolu da pek tekin değil, her ne kadar kısa bir mesafe de olsa spor ayakkabı tercih edilmeli.

St. Pierre Kilisesi ve Kharon kabartmasını ziyaret ettikten sonra sadece 15-20 yürüyüşle #Demirkapı’yı (#BabıHadid) ziyaret edebilirsiniz, Antakya Harita Okumaları-1 kapsamında incelediğim Demirkapı yazısını sitemde okuyabilir, Youtube kanalımda belgeselini izleyebilirsiniz.

BELGESEL:


Kaynaklar:

1-https://islamansiklopedisi.org.tr/hiristiyanlik

2-Katolik İnancına Göre İsa’nın Halefi ve İlk Papa: Petrus – Muammer ULUTÜRK

3-https://muze.gov.tr/muze-detay?DistId=MRK&SectionId=STP01

4-https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/hatay/gezilecekyer/saint-pierre-kilisesi

5-http://mozaik.hatiab.org.tr/2017/05/02/cehennem-kayikcisi-charonion-kharon/

6- Arkeoloji Yolculuğunda Hatay – Aynur Özfırat / Banu Özdilek

7-İslamiyetin Kharonları: Gassallar – Gülseren Güldeste

8-Antakya Saint Pierre Kilisesi-Bazı Tesbitler – Z. Kenan BİLİCİ

9-Antandros Nekropolisi Sikke Kontekstli Mezarlar – Bala YILDIRIM

Antakya Harita Okumaları-1

JLJ4573445 First Crusade: “” Battle fought under the walls of Antioch between the crossings commanded by Bohemond (Bohemond of Taranto or Hauteville or Bohemond I of Antioch the Great 1054-1111) and the army of Karbouka (= Kerbogha died 1102), general of the sultan of Persia - The eveque Adhemar of Monteil (-1098) brandit the “” holy spear”” - June 1098””, Painting by Frederic Schopin (1804-1880) 19th century Sun. 0.97 x 1.37 m. Versailles. Chateau Museum; (add.info.: First Crusade: “” Battle fought under the walls of Antioch between the crossings commanded by Bohemond (Bohemond of Taranto or Hauteville or Bohemond I of Antioch the Great 1054-1111) and the army of Karbouka (= Kerbogha died 1102), general of the sultan of Persia - The eveque Adhemar of Monteil (-1098) brandit the “” holy spear”” - June 1098””, Painting by Frederic Schopin (1804-1880) 19th century Sun. 0.97 x 1.37 m. Versailles. Chateau Museum); Photo © Photo Josse; it is possible that some works by this artist may be protected by third party rights in some territories.

Kraliçe’nin yolu: Demirkapı (Bab-ı Hadid)

Antakya’nın, doğunun kraliçesinin günümüze ulaşmış en büyük mimarilerinden birisi olan #BabıHadid yani #Demirkapı bir kaç bin yıl önce şehrin bugün de yaşadığı bir takım problemleri çözmek amacıyla inşa edilmiştir. Şehrin beş kapısından biri olduğu özellikle internet ortamında bütün kaynaklarda geçse , Antakya’nın hangi dönemi kastedildiği açıkça belirtilmiyor, farklı yıllarda bir veya birden çok kapı isimleri olduğu için ben #Demirkapı ‘ya şehrin en önemli kapısı tanımlaması yapmak istiyorum. Şehrin muhafızı: Demirkapı …

Antakya şehir surlarının devamı olan Demirkapı, şehrin ve surların sahibi #Seleukos I. Nikator zamanında yapılmıştır. Fakat bazı kaynaklarda Demirkapı için deprem ve afetlerden zarar gören Antakya’yı tekrar imar eden #Justinianus tarafından, alanda bulunan kalıntılar üzerine bir bent olarak inşa ettirdiği geçmektedir. Bu dönemde bir çok kez sel felaketi yaşayan kenti Demirkapı şehri uzun bir süre koruyacaktır…

Şehir merkezine 3km uzaklıkta bulunan Demirköprü’ye aşağıda ayrıntıların belirttiğim güzergahlardan, yürüyüşle sadece 8-9 dakikada ulaşacaksınız. Dağların vadiye bakan kısımlarında yer alan kayaların kırılarak oluşturulduğu patikalardan yürümek, size antik döneme açılan bir zaman tünelindeymişsiniz hissi veriyor. Geziniz için bahar aylarını seçmeyi ayrıca eğer yorulmazsanız vadiyi takip ederek #AntakyaKalesi’ni de ziyaret etmeyi unutmayın.

DEMİRKAPI’YA NASIL GİDEBİLİRİM?

Demirkapı’ya iki ayrı yoldan gidebilirsiniz;
1-İlk yol St.Pierre Kilisesi otoparkından (Görsel:1) (aracınızı buraya bırakmalısınız) devam eden toprak yoldan devam edeceksiniz, bu yolda biraz yokuş çıkarak, Demirkapı patikasına ulaşacaksınız. Bu patika yaklaşık 10 dakika yürüdüğünüzde sizi Demirkapı’ya ulaştıracaktır.
2-Aynı patikaya, #NecmiAsfuroğluArkeolojiMüzesi’nin karşısında bulunan İzmir Caddesinden (Görsel:2) İzmir Caddesi boyunca yaklaşık 1-2 dakika ilerleyip, St. Pierre caddesi olarak görünen alanda aracının bırakarak, gecekonduların arasından yine aynı patikaya çıktıktan sonra yaklaşık 10-15 dakika yürüyerek ulaşabilirsiniz. Sizlere tarif ettiğim her iki yolda küçük bir yürüyüş parkuru içermektedir, yani yanınıza suyunuzu almayı ve rahat şeyler giymeye özen göstermeniz gerekmektedir. Özellikle bahar mevsimini tercih etmeniz görsel açıdan sizi doyuracaktır.


Bir kapıdan, daha çok şehir surunu andıran yapı, zamanla #Aqueduct a çevrilmiştir. Yapının üzerinde bulunan bir kaç penceresi ile sel sularının gücünü kırarak, daha derin bir alanda geniş bir su birikintisi haline dönüşüyor ve gücünü kaybettiği için şehre zarar vermiyordu. (Zaten demir kapı ismi bu pencerelerde bulunan demirlerden verilmiştir diye tahmin ediliyor) Yani Demirkapı, Antakya’yı hem insani hem de doğal olaylardan kolayca koruyan kadim bir gardiyan gibi binlerce yıl görev yapmıştır. Bu görevi başarıyla tamamlayan yapı şimdilerde hak ettiği ilgiyi ve bakımı maalesef göremiyor.

(Kabaca sıralayacak olursak: 1-Şehir Suru, 2-Taşkınlar için bent , 3-Su yolu (aquaduct) , 4-Şehrin giriş kapısı)

Not: Aqueduct kelime kökeni: aqua (su) ve duktus (kanal,yönlenirme) (Latince)

A: Antakya’nın Batı Surları

B: Zoiba Irmağı ve Kemeri

C:Demirkapı’nın Batıdan Görünüşü

D:Demirkapı’ın Doğudan Görünüşü

E:Yaya Yolu

F: Daphne’den su getiren kemer (muhtemel Trajan ve Memekli)

Kaynaklarda kadim #Antioch da bir kaç kez şehri tamamen etkileyen evleri harap edecek kadar büyük olan sel felaketleri yaşanıldığı bilinmektedir (bunlardan birisi, yakın zamanda müze olarak açılan #NecmiAsfuroğluArkeolojiMüzesi nin tam ortasından geçmiş ve bugün bile izleri belirgin bir yıkım oluşturmuştur. Hatta müzenin mimari planı bu taşkına göre planlanmıştır.) Bu taşkının sebebi #Orontes yani #AsiNehri‘ni besleyen ve şehirde bugün unutula gelmiş iki küçük nehir yatağının, dağlardan gelen suları şehrin içerisinde havzasından taşırmasıdır.

Şehrin doğusundan yani bugün #HabibiNeccarDağı olarak bilinen (Starius) dağının vadileri arasından doğan sık sık taşkınlara sebep olan bu derelerin isim #Parmenius  ve #Phyrminus olarak geçmektedir. Hacı Kürüş Deresinden doğan #Parmenius  oldukça sık su taşkınları oluşurdu, bunlardan bir tanesi ise #Onopnictes ismi verilen su taşkını idi şehre çok zarar ve bu taşkından sonra bir çok konut zarar gördü. Antakya’nın biraz daha güneyinde yer alan #Pyhrminus ve #Parmenius bugün sadece şehrin pis suyunu akıtan iki küçük dere olup antik dönemde şehir plancılarını yine aynı sebeplerden oldukça zorlamıştır. #Demirkapı bu sebeple aynı zamanda bu iki dereye akan sel sularını durduracak bir bend gibi de kullanılmıştır. Yine bir çok kaynakta görülen, Antakya planlarında açıkça seçebildiğimiz su kemerleri şehrin hala her köşesinden sezilmektedir. Bunların en çok bilinenleri #Trajan (halk arasında #Kantara) ve #MemikliKöprü olarak bilinen yapılardır.

Kadim #Antioch ‘un en önemli yapılarından, Demirkapı’nın dağın ve şehrin diğer bölümlerinde bulunan surlara göre nispeten daha sağlam olması, bugüne kadar ayakta kalmasını sağlamıştır. Bu sağlamlığı ise şuna bağlıyorum, sellerin ve yıpranmanın vadinin ortasıda, suların yıprattığı yerde olduğu düşünüldüğünden en sağlam taşların ve harcın burada kullanıldığını düşünüyorum.

Henry BARTLETT – Antakya Batı Surları

#Cassius ve #Starius dağlarının sert kayaları, Demirkapı ile birleşip #Antakya’yı bir çok tehlike ve düşmandan yıllarca korumuştur. Şehir surları Antakya’yı Mısırlılardan, Ermeni Krallığından, Müslümanlardan korumuştu, zamanla Müslümanların eline geçen şehri, bu kez Haçlı Seferlerinden Müslümanları koruyacaktı. Geriye kalan bir avuç taş bugün bizim korumamıza muhtaç, ama maalesef biz bu görevi ciddiye almıyoruz.


Antakya Kalesi ve Surları:

Mimar, #Xenarios tarafından coğrafi duruma ve vatandaşlarının ihtiyacına göre kurulan #Antioch şehri kurulduğu günden beri kadim surlarla çevriliydi ve hatta İstanbul surlarından sonra ülkemizde en uzun sur duvarları olarak kabul edilmektedir. Starius Dağı’nın zirvesinde yer alan Antakya Kalesi’ni, Asi nehrini kıyılarını (yazı sonundaki çizime göz atın)Antik dönemde yer alan ve içerisinde imparatorluk sarayı hipodrum ve kamu yapılarını barındıran adayı bile tamamen sararak tekrar Asi nehriyle buluşan bu surlar bugün yapılan tahminlere göre yaklaşık 23.500 metre olduğu düşünülmektedir, maalesef günümüzde bu sur kalıntılarının sadece 8000 metre kadar bir bölümü korunmuştur.

Demirkapı yaklaşık 20metre genişliğinde ve 25 metre yüksekliğini geçerken, surlar şehre yakın bölgelerde 10-15 metre genişlikte, 20-25 metre yüksekliğe ulaşıyordu. Şüphesiz sürekli savaş, deprem ve afetlere maruz kalan şehirden dolayı surlarda bir çok kez restorasyon ve yeniden inşa edilmeye maruz bırakılmıştır.

Antakya Sur Kalıntıları

Şehrin, kuzeyde Halep Kapısı (St. Paul), doğuda Demir Kapı, güneyde Şam Kapısı, batıda Köprü kapısı ve kuzeybatıda Köpek Kapısı olmak üzere bir çok kapısı vardır. Antik dönemden başlayarak 1000-1100 lü yıllara kadar bu kapıların ismi ve sayısı değişkenlik göstermektedir.

İsmini hatırlayamadığım bir oyundan altığım kentin giriş kapılarını gösteren Antakya Kuşatması (Haçlı Seferleri)

Silpius Dağı’nın zirvesinde yer alan Antakya Kalesi’ni, Demirkapı’yı ve kent surlarını size anlatmaya çalıştım. Bir sonraki yazımda Antakya Kalesi yakınlarında bir bölgede bulunan büyük tapınağı ve aşağıdaki çizimde görmüş olduğunuz dev Antakya’yı sokak sokak anlatmaya çalışacağım.

Antik dönem Antioch’un temsili rekonstrüksiyonu. (Ada olan bölgeyi incelemek için, internet sitemde yer alan Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi yazıma göz atın)

DEMİRKAPI VE ÇEVRESİ KISA TANITIM FİLMİM

İskenderun Harita Okumaları-1

Yeni bir seri ile şehrimizin tarihini anlatmaya çalışacağım, bu sebeple haritalar üzerinden hap bilgiler şeklinde sokak sokak, cadde cadde, mahalle mahalle şehrimizin tarihi ile ilgili sizlere bilgi vermeye çalışacağım. İnceleyeceğimiz haritaların bazıları şahsi arşivimde, bazıları arşivlerde veya kütüphanelerde bulunmaktadır. Kaynak göstermeye çalışacağım, çünkü bir çok harita online olarak ulaşılabiliyor, herkesin faydalanması her zaman tercihimdir. Yine haritalar ile söyleyeceğim diğer şey ise ‘çeviri hataları’ her ne kadar #İskenderun tarihini iyi çalışsam da bazı mesleki terimler veya harita bilgileri Osmanlıca, İngilizce, Fransızca ve Almanca olacak, bu sebeple çeviri hataları olursa lütfen bildirmenizi rica ediyorum, böylelikle benim çevirdiğim yanlışlıklar düzelecek bir yandan da sürece sizler de dahil olacaksınız.

İlk haritamızı pandemi sırasında açılan kütüphanelerden birisinden arşivime katmıştım, maalesef notunu almadığım için bu seferlik kaynak belirtemeyeceğim.

Harita, bugün İskenderun Numune Mahallesi yakınlarında bulunan ve henüz dekovil hattı, yerleşim vb tahriple yüzleşmemiş; Mezarlıklar, #Alexandrette harabeleri, dekovil hattına durak olacak Kahvehane, İbrahim Paşa Kanalı ve ünlü Pınarbaşı (su kaynağı) gibi alanları gösteriyor. He ne kadar görselde küçük bir alan olarak görülse de, şehrimizin tarihini öğrenmek adına şahsen bu çalışmaya büyük kıymet veriyorum.

Harita yaklaşık, 1900-1905 yılları arasına ait, bu bilgiyi ise yine haritanın kendisinden ediniyoruz. Dekovil hattının haritada görünmesi bu ve benzeri yapıların ortalama tarihinden yaptığım bir çıkarımdır. Yanlışım varsa affola 🙂

İnceleyeceğimiz alanı haritalarda enlem ve boylam bilgileriyle bulabilirsiniz. (36.5745 Boylam : 36.1677) Bu tepelik alan ve çevresi tamamen sit alanıdır (tescil olmayan yerler de bulunuyor malesef) Haritada numaralandırdığım alanları tek tek anlatacak olursak:

  1. St. Georg Ruine (Aziz George Harabesi) bu harabe 1990’lı yıllarda son taşları da kaldırılan bugün Numune Parkı- Pir Sultan Abdal Parkı olarak bilinen alanda bulunan hıristiyan mezarlığı’nın güneyinde yer almaktadır, zaten haritada bu alan da ayrıca ‘FORT’ olarak işaretlenmiştir. Yine haritaya baktığımızda İskenderun’da uzun süre kurutulmaya çalışılan bataklık çalışmalarından biri olan #İbrahimPaşa kanalını ve o bölgede bir su kaynağı olduğunu görüyoruz. Bu incelediğimiz tepenin birazdan bakacağımız diğer kısmında da bir su pınarı bulunuyor. *Harabe tanımlamasına gelecek olursak, bir çok kartpostalda bu bölgede bir roma havuzu ve su kemeri görülmekte, benim çıkarımım bu ikisinden biri olduğudur. Yine yakın bir alanda bulunan #MacunzusKilisesi ve içinde bulunan mezar kalıntıları da ihtimaller arasındadır.
  2. Kaffeehaus: (Kahve evi, Kahvehane) Bu alan Mert SANDALCI’nın da eserinde bahsettiği, benim de yakın zamanda anlatacağım Dekovil Hattı’nın yakınında bulunan, Roma kalıntısı olduğu iddia edilen ve dönemin insanlarının buluşma yeri olan sayfiye alanıdır. (eski haritanın üst kısmında bulunan Kaptan Yorgi’nin Kahvesini ikinci bölümde anlatacağım)
  3. Ain Wahrscheinliche Ruine Alexandrette: (Muhtemel Antik Alexandrette kalıntıları) En sevdiğim kısım burası, bir kısmı mahalleye yani çarpık (oldukça çarpık) yerleşime yenilmiş, bir kısmı maalesef kendi kurumlarımız tarafından tahrip edilmiş, geniş kısmında çam ağaçları bulunan, güney cephesi ise maalesef #DekovilHattı ile bataklıkların kurutulması için toprakları alınmış, her köşesinde bir mağara mezar, kaya mezarları ve bütün yüzeyde seramik parçaları bulunan bir alandır. Bu alan aslen İskenderun Devlet Hastanesi (yeni hastane) ve hastaneden hemen arkasında yer alan yine içerisinde mağara mezar bulunduran dev bir nekropol alanıdır. Ve hatta bu mezarların bazılarında kazı yapılmış, şehrimizin yazarı Refik KİREÇÇİ’nin eserlerinde #Büyükİskender’in komutanlarının (#İssosSavaşı sonrası) bu mezarlardan birisinde yattığını rivayet etmektedir. Bu alanı karış karış gezdim, şuan kazı yapılmıyor olması şehrimiz için koskoca bir AYIP. İnşallah geleceğe bir avuç toprak kalmadan kıymetini biliriz.
  4. Quellen Ursprungsort: (Su Kaynakları) Bugün #Hatsu tarafından kullanılan, bir kısmı başka alanlardan, bir kısmı ise bizzat oradan çıkan su kaynakları halen durmakta. Yani yakın mahalleler antik bir kaynaktan su içtiğinin farkında bile değil. İskenderun böyle bir şehirdir. Tarihin içinde yüzersiniz, fakat farkında bile olmazsınız. Çünkü: İskenderun bölgenin üvey şehridir.

Görseller için :

Bir Alexandrette Mit’i : Yunus Sütunu

Pillarofjonah_fosmancart
Jonah is spat out by the whale. Caption reads: ' And the Lord spake unto the Fish, and it vomited out Jonah upon the dry land. ' Jonah 2. After an engraving by W French. (Photo by Culture Club/Getty Images) *** Local Caption ***

(SEPTİMUS SEVERUS ZAFER TAKI)

Yunus Sütunu, (Bab-ı Yunus: (Yunus Kapısı)) Hatay’ın İskenderun ilçesinde deniz kıyısında yer almaktadır. Denizciler ve Sarıseki mahallelerinin sınırında bulunan bu kalıntı yaklaşık 1.5 metre eninde 4 metre yüksekliğinde olup, kesme taşlarla ayağa kaldırılan bir anıtsal kapının sadece küçük bir ayak kısmıdır. Bazı kaynaklarda #Sarıseki ve #Denizciler mahallesinin ismi bizzat bu yapıdan gelmektedir, yani bir dönem bu bölge tamamen #BabıYunus ismiyle anılmıştır. Yapı bugün İskenderun-Adana demiryolu ile e5 karayolu arasında kalmış, çevresi tamamen yol ve demiryolu genişletme çalışmalarıyla (birkaç kez) tahrip edilmiş bir haldedir.

Yunus Sütünu, Sarıseki Kalesi ile birlikte, yine ismini mahallenin kendisinden alan kanyonun, denize açılan eteklerinde yer alır. Bu alan doğal bir geçit durumunda olduğundan bu bölgeye tarihte çok önem verilmiştir. Bir doğa harikası olan ve bugün pek kıymeti bilinmeyen Sarıseki Kanyonu, antik dönemden yakın tarihimize kadar (#BelenGeçidi açılana kadar) Yakın Doğu coğrafyasının İskenderun Körfezi’ne çıkış yoludur. Bu yol Amik Ovasından başlayarak #DarbıSakKalesi (#Trapessac) #ŞalenKalesi’ne (#Şıvlan #RocheGuillaume ) ardından Sarıseki Kanyonu’ndan #SarısekiKalesi‘yle sonlanan bir antik güzergahtır. Güzergahın son noktası olan Sarıseki Kalesi’nin eteklerinde yer alan #YunusSütunu bölgenin ilk haritalarından bu yana sürekli bu isimle anıldığı için gerçek amacını ve anlamını yitirmiştir.

Amik Ovası, İskenderun Körfezi arasında, Belen Geçidi henüz açılmamışken kullanılan güzergah : https://maps.app.goo.gl/1f71uveLCtgEuntz9
Yunus Peygamber Mit’i

Yunus Sütunu ismi sadece Müslümanlar tarafından değil Hristiyanlık tarafından da kutsal sayılan bir alan olup, günümüze ulaşan bazı haritalarda da #PillarofJonah ismiyle anıldığı görülmektedir. Hem Tevrat’ta hem İncil’de hem de Kuran-ı Kerim’de bahsi geçen konu ile ilgili bir çok tahmin yürütülmektedir, bir kısım kaynaklarda Yunus Peygamber’in kavmi itaat etmediği için (#Ninova) onları terk eder, bir gemiye biner o sırada çıkan fırtınanın rab tarafından geldiğini bildiği için, gemi tayfası onu suya atar, ardından fırtına durur. Başka bir rivayette (özellikle İncil kaynaklı kitaplarda) Yunus Peygamberi rabbinden kaçan bir peygamber olarak tasvir edildiği görülmektedir. Yunus Peygamber ile ilgili Kuranı Kerim’de Yunus ve Saffat Surelerinde bir takım ayrıntılar verilmiştir. Bütün ayrıntılar için: tr.wikipedia.org

(Bu bölümde yapının bugün ulaşabildiğimiz yazılı kaynaklarda yazılan kısmıylı işleyeceğim, ne yazık ki Yunus Peygamber ile ilgili bilgilerde özellikle bu bölgeyi gösterir veya ima eder bir kaynağa ulaşamadım.)
Septimus Severus Zafer Anıtı

Yunus Sütunu aslen bir savaş anısına dikilmiş zafer anıtıdır. İsmi #SeptimusSeverusTakı (tak: zafer anıtı) olup bu yapı ismini dönemin Roma İmparatorundan almaktadır. Şehrin giriş kapısı olarak (kaynaklarda Suriye kapısı veya Kilikya Kapısı olarak geçmektedir.) #SeptimusSeverus tarafından inşa ettirilen bu yapı tarihi kaynaklarda ‘Septimus Severus Takı’ olarak geçmektedir. Bir zafer anıtı niteliğini taşır ve şehrin giriş kapısıdır yapılış sebebi ise biraz ironiktir.

Bir Roma imparatoru olan, Septimus Severus’un M.S. 194 yılında #PescenniusNiger ‘i mağlup ettiği savaşın sonunda zaferini binlerce yıl yaşatması amacıyla diktirse de bugün bu alan ayakta durduğu halde bütün manasını yitirmiştir. Ülkemizden hem siyasi hem ekonomik olarak fersah fersah geride olan ülkelerde bile aynı döneme ait bir çok zafer anıtı ayakta durmasına rağmen bizim tarih kokan şehrimizin anıtı maalesef HİÇBİR amaçla kullanılmamaktadır. Yapının ve kendisiyle aynı kaderi paylaşın komşusu #SarısekiKalesi’nin makus talihi maalesef yılan hikayesine dönen askeri alanın boşaltılması konusudur. Bir türlü bitmek bilmeyen bu çile bizi tarihten ve doğadan koparmakta.

Anıtsal Kapılar, tarihin ilk şehir örneklerinden bu yana kullanılmıştır. Roma’dan Libya’ya İran’dan İstanbul’a tarihteki bilinen bütün şehirlerde örneklerini görebilmekteyiz. Özellikle Roma döneminde sanat eserine dönüşen ve imparatorluğun gücünü temsil eden bu yapılar, bütün şehirlerde yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bu yapılar heykeller, ithaf yazıları ve bazı olayları temsile eden figürlerden oluşmaktaydı. Bu örneğimizdeki gibi (Yunus Sütunu) bazı kapılar şehirler için değil, büyük bir coğrafyanın sınırlarına yerleştirilmiş, sınır kapısı görevi de görmekteydi. Genelde bir zaferin ölümsüzleştirilmesi amacıyla dikilen bu yapılar, genelde başka bir yapılardan bağımsız durumda bulunmamaktadır. Bugün halen şehirlerin, üniversitelerin ve hatta bazı büyük kamu yapılarının kendisine ait anıtsal giriş kapısı bulunmaktadır.

Bahsi geçen bu zafer anıtları ve roma şehir kapılarının bir çok örneği olsa da bugün binlerce yıllık şehrimizin HALA bir şehir kapısı olmaması bir yana, yanında bu durumu anlatır bir tek tabela bile bulunmamaktadır. Zaten yılların verdiği yorgunlukla tel tel dökülen bu alan, demiryolu ve karayolu genişletme çalışmaları sonucunda oldukça çok zarar görmüştür.

Kadim İskenderun şehrine bir çivi çakmak isteyen olursa benim tavsiyem buradan başlaması olacaktır, öyle ki yerel halktan da bazı projeler üretilmiş olsa da henüz bu düşüncelerimiz pek kıymet görmemektedir. Buraya yapılacak bir şehir kapısının bizlere muazzam bir hava katacağını düşünmekten kendimi alamıyorum, umut ediyorum bu alan için de güzel günler görebiliriz. Sizlere benim de bir önerim olacak hemen aşağıya bırakıyorum…

En kısa zamanda belgeselini çekip sizlere sunmaya çalışacağım… Selamlar, sevgiler.

Yesemek Açık Hava Müzesi

0

Yesemek, Gaziantep ilinin İslahiye ilçesinde yer alır. İsmini bulunduğu mahalleye de vermiş olan Yesemek Taşocağı Ve Heykel Atölyesi, içerdiği eserler ve bölgeye sağlamış olduğu tarihi katkı açısından oldukça nadirdir. Osmaniye Kadirli ilçesinde yer alan, Karatepe Aslantaş Açık Hava Müzesi gibi Yesemek Açık Hava Müzesi de oldukça geniş bir alana sahiptir. Hazil Dağı’nın (Kurt Dağı) güney bölgesinin Karatepe sırtında yer alan antik atölyede (genel olarak bölgede -özellikle Hassa Leçelik bölgesinde- yoğun olarak bazalt ve diğer taşların renginden dolayı verilmiş bir isim) heykellerin büyük bir kısmı bugün kuzey yamacına baraj yapılan bir tepenin eteklerinde yer almaktadır.

Müzenin girişi

Yesemek kalıntıları ilk kez 1800’lerin sonunda #FelixVonLuschan tarafından fark edilmiştir. İlk kazıları ise Pr. Dr. Bahadır ALKIM tarafından yapılmıştır. Bugün yaklaşık 200 kadar heykelin bu dönemde ortaya çıkarıldığı bilinmektedir. 1990’lı yıllarda İlhan TEMİZSOY tarafından yapılan kazılarda heykel sayısı 300 e kadar çıkmıştır. Yesemek Açık Hava Müzesi bu kazılar ve araştırmaların sonucunda 2005 yılında Gaziantep Müzesi tarafından müze haline getirilmiştir. Müzenin özellikle taş ocağı kısmında yer alan ve henüz toprak altında çıkarılamayan eserler ile birlikte 400 üzerinde heykel taslağının bulunduğu tahmin edilse de yakın tarihte araştırma ve kazı yapılmamıştır.

Müze köy ile arasındaki bağı hiç koparmamış, böylelikle size hem doğa hem kültür yürüyüşü yapmayı sağlıyor.

Heykel Atölyesi’ne ulaşım oldukça kolaydır, konum olarak #Hatay #Kilis ve #Gaziantep illerinin kesişim noktasında bulunduğundan gezi güzergahınızı bu illere göre ayarlarsanız yolculuğunuz sizin için daha da zevkle gelecektir. Sizi yoracak kısım müzeye vardıktan sonra başlayacak, köy ile bağını koparmamış müzeye girer girmez tepenin eteklerinden zirvesine doğru çam ağaçları ve şırıl şırıl akan sular arasından, uzun soluklu bir yürüyüş yapacaksınız, bu yürüyüşünüz boyunca etrafınızda; kapı aslanları, oturan ve kanatlı aslanlar, savaş sahneleri kabartmaları ve diğer mimari parçalarını bulundukları doğal alanda inceleyeceksiniz. Tepenin zirvesinde büyük bir taş ocağından etrafa belirli belirsiz saçılmış onlarca henüz bitirilmemiş çalışmalar da yer almaktadır.

2019 yılında yapılan çalışmalarda kentin doğusunda yer alan sur duvarlarından ve bazı kent kalıntılarından yola çıkılarak ‘bu alanda bir kent kurulmaya başlanıldığı’ fakat Hitit İmparatorluğu’nun son dönemine (MÖ 900/800 Geç Hitit Dön.)yakın olan bu inşa tamamlanamadan bitmiş olduğu tahmin edilmektedir. Bugün bulunan sfensk benzeri heykellerin bir kısmının başka şehirlere götürüldüğü bilinse de bir çok eserin kurulması planlanan şehrin mimarisi için kullanılmak üzere yapıldığı düşünülmektedir. Benzeri bulunmayan bu heykel atölyesi bugün bilinen bir çok Hitit kentine sfensk ve bir çok eser sunmuştur. Sadece günümüzde değil antik dönemde de oldukça az eşi bulunan bu antik atölyenin maalesef bugün kıymeti anlaşılabilmiş değil.

Yesemek Açık Hava Müzesi, antik dönemde taşıdığı önemin yanında heykelcilik adına, kesme ve şekil verme gibi bütün safhaların daha analiz edilmesini sağlamıştır. 2012 yılında Dünya Mirası Geçici listesine dahil edilen müzenin ziyaretçi ortalaması maaleesf çok düşüktür.(https://kvmgm.ktb.gov.tr/TR-44395/dunya-miras-gecici-listesi.html) Kalıcı listeye eklenmesi ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.

Müzenin çevresinde birden fazla sulama kanalı çalışması bulunmaktadır. Aşağıda yer alan belgeselde görüldüğü üzere sulama kanalı inşaatı eserlerin oldukça yakınına gelmiş durumdadır. Bazı uzmanlar bu gelişmelerin ‘kalıcı listeye girme’ prosedürlerine balta vuracağını iddia etmektedir. Umut ediyorum, önümüzdeki yıllarda Hassa, İslahiye ve çevresinin de turizm konusunda gelişmeler göstererek buranın Hatay-Kilis-Gaziantep üçgeninde verimli bir turizm rotası olduğunu görebiliriz.

Maaleesf sulama kanalı inşaatı müzenin hem görünüşünü hem fiziki durumunu bozmuş durumdadır.

Yesemek Açık Hava Müzesinin yakınlarında yapılan sulama göletleri bölgeye oldukça büyük zarar vermektedir. Basında da oldukça yer kaplayan bu konuyla ilgili maalesef halen bir ilerleme kaydedilememiştir.

Karatepe Açık Hava Müzesine Pazartesi günleri hariç her gün gelebilir ziyaret edebilirsiniz, şimdilik bir ücret veya müzekart turnikesi bulunmuyor. Girişte bir amcamız bulunuyor bazı hediyelik eşyalar satıyor, kendisiyle mutlaka muhabbet edin gerçekten yüreği çok güzel bir amcamız 🙂 Sizlere aşağıda sunduğum belgeselimi Youtube’de beğenip kanalıma abone olursanız sevinirim 🙂 Saygılarımla.

KAYNAK:

  • https://kvmgm.ktb.gov.tr/TR-45350/yesemek-tasocagi-ve-heykel-atolyesi-gaziantep.html
  • https://www.hittitemonuments.com/yesemek/index-t.htm
  • https://www.islahiye.bel.tr/kulturel/yesemek

Düşüş (The Fall)

1920’lerin Los Angelesı’ndayız. Kolu kırıldığı için Los Angeles Hastanesi’nde yatmakta olan 10 yaşındaki Alexandria, burada filmlerde dublörlük yapmakta olan Roy ile tanışır.

Bir çekim sırasında sakatlandığı için yataktan çıkamayan Roy, Alexandria’ya Vali Odious’tan çeşitli sebeplerden nefret eden ve onu öldürmek isteyen 6 adamın hikayesini anlatmaya başlar. Fakat Roy, yaşadığı sorunlar sebebiyle hikayeyi giderek daha karamsar bir hale sokar. Bir süre sonra masal ile gerçeği birbirine karıştıran Roy, kendi acılarından kurtulmak için Alexandria’yı da kullanmaya başlayacaktır.

Ülkemizde de If İstanbul kapsamında gösterilen film, Berlin Film Festivali’nden de ödülle döndü. Tarsem Singh’in 18 farklı ülkede, 26 farklı gerçek mekanda çekimlerini gerçekleştirdiği The Fall’da hiç özel efekt kullanılmadı. Yönetmenin titizliği sonucu çekim ve post-prodüksiyon aşaması 4 yıl süren film, ilk geniş gösterimini ancak 2008’de yapabildi.

Alahan Manastırı

0

Alahan Manastırı, Mersin’in Mut ilçesinde Toros Dağlarının Göksu Vadisi’ne bakan dik bir yamacın tepesinde yer almaktadır. Mut ilçe merkezine ise 23 km mesafede yer alan manastıra, Mersi-Karaman(D715) karayolunun 2. kilometresinden Kuzey-Doğu yönünde yer alan sapaktan (konum:36°47’04.4″N 33°20’46.8″E) 15 km kadar tırmanarak ulaşabilirsiniz. Toros dağlarının bağrına yerleşmiş, yer yer kayalara oyulmuş bu göz alıcı ören yeri 1200 metre yükseklikte yer almaktadır. Manastır sizi, kavurucu sıcakların ortasında muazzam serinlikle, kışın ise bembeyaz bir örtüyle karşılayacaktır. Tarihi dokusu ve eşsiz mimarisiyle Alahan Manastırı, saatler ayıracağınız bir özel bir ziyareti hak ediyor.

Trabzon’da yer alan Sümela, Antakya’da yer alan St. Simeon Manastırı gibi bir yapıya sahip, kapalı duvarların ardında münzevi bir yaşam tarzını sürdürebilmek için tasarlanan manastır kültürünün kökeni 3.yy’a kadar uzanmaktadır. Bu tarihlerde hristiyanlık henüz resmi din olmadığından, ibadet ve ritüllerin gizli yapıldığı düşünüldüğünde benzeri kilise ve manastırların neden kayalara veya sarp yamaçlara inşa edildiğini daha net anlıyoruz. Bugün manastır olan alanların çoğu ilk kiliselerin oldukları alanlar veya bu kiliselere giden yollar üzerinde olan yapılardır, dönemin havarileri tarafından ziyaret edilen ve saklanmak üzere kullanılan bu kiliselerin bir çoğu hristiyanlık resmi din haline gelince kutsal mekanlar ve manastırlar haline dönüşmüştür. M.S. 40-45 yılları arasında özellikle Anadolu’da hristiyanlığı yaymak için bir çok yolculuklar yapmış olan (Havariler) St.Paul ve Barnabas ‘ın bölgede yer alan manastır ve kiliselerde manevi izler bırakmışlardır, bu izlerin etkisini bugün freskler ve çizimlerde görebiliyoruz, yapılan araştırmalarda St.Paul ve Barnabas için böyle bir tapınağın bu bölgede olduğuna ulaşılmıştır.

St Simeon Manastırı’ndan ayrıntı (Hatay-Samandağ)

Alahan Manastırı’nın 440-445 yılları arasında inşa edilmiştir. Tarasis (Tarsus “Miratüliber” adlı Arap tarihine göre, Nuh Peygamberin torunu Tarasis tarafından kurulmuştur.) isimli bir rahip tarafından inşa edildiği düşünülen manastırın, finansmanın Bizans imparatoru tarafından sağlanmıştır. Manastırın en parlak yılları müslümanlığın bölgede yayılmasından sonra (7.yy) sona erdiği düşünülse de, günümüze kadar sağlam gelebilmiştir. 17.yy’da manastırı ziyaret eden Evliya Çelebi yapı için: ‘Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor.’ ifadesini kullanmıştır. Bugün siz de ziyaret ettiğinizde hemen hemen aynı hislerle ayrılacaksınız. Bölgede ilk kazıları 1955-1972 yılları arasında Ark. Michael Gough yapmıştır.

Ören alanına giriş yapar yapmaz, eğimli bir patikadan yukarıya doğru yöneldiğinizde keşişler için yapılmış alanların hemen sağında Batı Kilisesini göreceksiniz, bu yapı bazilikal planda yapılmış nefler iki sütun dizisiyle birbirinden ayrılmıştır, girişinde oldukça göz alıcı giriş kapısı ayakta kalmayı başarmıştır. Kilise alanının çatısı tamamen yok olmuştur, batı kilisesine girer girmez sol kısımda yer alan sütunlar ve kemerleri yıkılmış olduğunu fark edeceksiniz, kemer kısımları bugün kilise zeminin solunda yerde sergilenmektedir. İlk kazılarda bulunan sütun başlıkları, sunaklar vb. küçük kalıntılar yine kilisenin zemininde sol kısımda sergilenmektedir.

Alahan Manastırı, Batı Kilisesi Apsisis (Solda yer alan oturma alanları ve hemen yanında sunak)

Sağınızda (kuzey) 10 adet, solunuzda (güney) 10 adet sütun yer almaktadır. Bugün güney yönünde kilisenin sembol yapılarından biri olan ve ayakta kalmayı başarmış 3’lü sütun dizisi ve kemerleri bulunmaktadır. Tam karşınızda yer alan, kilisenin apsis kısmında din adamları için yapılan oturma alanları ve bir adet oldukça göz alıcı bir sunak bulunmaktadır. Batı kilisesinde (doğu kilisesinde olduğu gibi) oldukça ilgi çekici figürler yer almaktadır. Özellikle St.Paul (Tarsus) ve St.Pierre (Antakya) figürleri, Cebrail ve Mikail meleklerinin tasviri, aslan, kartal ve öküz sembolleri, kayaları incelikle işlenmiş üzüm ve balık şekilleri gördüğünüz en güzel işlemelerden biri olacaktır.

Alahan’ın en doğusunda yer alan, ören yerinin simgesi haline gelmiş yapının ismi Doğu Kilisesidir (Manastır). Özenli bir işçilikle kesme taşlardan inşa edilen yapının üst örtü kısmı haricindeki hemen hemen bütün mimari yapısı bütünlüğünü korumaktadır. (Bazı görüşlere göre üst kısmında ahşap bir çatı yer almaktaydı.) Kilisenin kuzey duvarı sabit bir kaya oyularak oluşturulmuştur. Kilisenin üç kapısının girişinde de yoğun bir şekilde bitki ve hayvan (genel olarak balık) motiflerine yer verilmiştir. Kilisenin içerisine girdiğinizde, üç nefli bazilika yapısına benzer bir mimarisi olduğunu göreceksiniz.

Dikdörtgene yakın planlı kubbenin binayı aşan duvarlarında her cephede birer adet olmak üzere dört pencere bulunur. Kemerler ve onları taşıyan sütunlar ile çatıya doğru oluşturulan kare yapıyla(tromp), kubbe çıkılmasına destek sağlanmıştır. Bazı arkeologlar tamamen bir kubbe yapısı olduğunu iddia etse de genel kanı çatının (en azından uzun bir dönem) ahşap olduğunu savunmuşlardır. Doğu kilisesini özel kılan, büyük bir kısmının ayakta olmasından ziyade eşsiz bitki ve hayvan çizimleridir. Hristiyan inancında farklı manalara gelen balık çizimleri, konsolların üzerinde yer alan çiçek sepetleri, haç motifleriyle süslenmiş hayvan çizimleri, kapı eşiklerinde ve kemer yapılarında bir çok girland ile yapı mimari olarak görsel bir şölen sunmaktadır.

Ören yeri, geniş bir alana yayılmış bir plana sahiptir. Batı kilisesi(evangelist bazilika), Manastır (doğu kilisesi), manastır, kaya odaları (keşişlerin inzivası için) ve çevrede yer alan mezarlıklardan oluşan yapıların her biri farklı zaman diliminde inşa edilmiştir, en eski yapının ise ‘Batı Kilisesi’ olduğu düşünülmektedir, oldukça eski bir yapı olmasına rağmen günümüze kadar bazı kısımları sağlam şekilde günümüze ulaşabilmiştir.

2000 yılından bu yana ‘Dünya Kültürel ve Doğal Mirasları Geçici Listesi’nde’ 12. sırada yer alan Alahan Manastırı, bugün ülkemizde yer alan antik kentler ve ören yerleri arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Doğu Akdeniz Bölgesine özellikle Mersin-Adana tarafına geçiş yapacaklar için biraz sapa kalacak bir yol üzerinde olsa da ziyaret edilecek duraklar arasına kesinlikle almanızı tavsiye ediyorum. Zira Alahan Manastırı, gördüğüm onca antik kent mimarisi içerisinde gerek bölge yapısının zorluğu gerekse mimari estetiğin zarafeti ile ayrı bir yere sahip.

Bizzat göremeyecek olanlar veya ön bilgiye sahip olmak isteyenler için düzenlediğim belgeselimi izlemenizi rica ediyorum.

Sevgiler.


Kadim bir fast-food düellosu: İskenderun ve Antakya Döneri

3

Döner ya da döner kebap tarihsel olarak ilk kez Osmanlı’da 19. yy da görülmekte, her ne kadar küçük değişiklikler olsa da başka ülkeler zamanla öykünerek bu tadı bugüne taşımışlar.(Suriye ve Arabistan’da #Şavurma, Yunanistan’da #Giro, Meksika’da ise #taco) Gayri resmi olarak memleketi Hatay olarak bilinen bu leziz yemeği kabaca şöyle tanımlayabiliriz: Etin (veya tavuk) bazı baharat ve özel soslar ile terbiyelendikten sonra büyük bir şişe geçirilip dik bir şekilde pişirilmesiyle ortaya çıkan leziz bir yemek türüdür. Bunun da makalesi olur muymuş demeyin. Yüzbinlerce gariban ve öğrencinin ana öğünü olan döner hem hızlı pişirilebilmesin hem de hızlı tüketilebilmesi nedeniyle bugün yurt içi ve yurt dışında yüz binlerce şubeye ulaşmış durumda.

1900’lü yılların başında Osmanlı’da döner ustaları ve dönercilik

Ülkemizin dört bir yanında, Antakya ve İskenderun Döneri (Hatay Döneri yoktur, ya Antakyadır ya İskenderun) olarak yayılan bu fast food çılgınlığının adını koymak tabi ki bir Hataylıya kısmet olmalıydı:) Her şehrin ilçeleri arasında bazı tatlı tartışmalar olmuştur, bir gastronomi şehri seçilen ve onlarça çeşit (37) baharatı bulunan Hatay’da ise bu tartışma tabi ki yemekten çıkmalıydı ve öyle oldu 🙂

Bugüne kadar döner sevdamızı en iyi japonlar anlattı 🙂

Antakya ve İskenderun Döneri, Hatay (ve yakın zamanda hemen hemen bütün şehirlerde) fast food için vazgeçilmez bir seçenektir. Hatay’da çocuklara bile burger, pizza vs teklif etmeden evvel ‘döner yerm misin?’ diye sormak zorundasınızdır. Bir Hataylı başka bir arkadaşıyla buluşacağında, %75 dönercide buluşacaktır. (%25 buluştuktan sonra dönerciye gidecektir.) Ve hatta bir Hatay’lı başka bir şehre yerleşecekse ilk önce dönercisini dener bulur ve mümkünse ona yakın yerlerde oturur, şehri ona göre tarif eder ve öğrenir. Hatay’ın şehirlerinde bugün bütün iletişim ve sosyal medya imkanlarına rağmen yaygınlaşan diğer fast food çeşitlerinin diğer şehirlerde olduğu kadar yaygınlaşamadığın görmekteyiz.

Bu tutkuyu ister fiyatına yorun, ister alışkanlıklara isterseniz hızlı yapılabilmesine, biz Hataylılara göre dönerin lezzetini hiç bir yemek alamaz:) Yaygınlık aynı zamanda lezzetin gelişmesine yol açmıştır, bu sebeple gerçek bir döner sevdalısı Hataylıya en iyi döner nerede yapılır diye soramazsınız. Öncelikle alacağınız cevap, İskenderun Döneri mi ? Antakya Döneri mi ? olacaktır. Durun hemen kafanız karışmasın, yaygınlık gastronomi konusunda inanılmaz bir zenginliği olan Hatay’da kahvaltıda bile 20 çeşit yiyecek olduğunu düşünürsek, döner konusunda da farklılık olması kaçınılmaz. Dolayısıyla her işletmede her köşe başında farklı bir lezzet keşfedeceksiniz.

Her Hatay’lının aklında bir dönerci açma fikri vardır 🙂 Özellikle gurbette. https://eksisozluk.com/

Hatay’da döner yerken kimse etini tokatlamaz, kimse tavayı tencereyi havaya atıp kapmaz, kimse size ateşle şov yapmaz, siz dürümünüzü söylersiniz ve gelene kadar hayal kurarsınız 🙂 gelir gelmez ise aklınızda tek soru vardır!? -Acaba bir tane daha yiyebilir miyim:) Her iki tür dönerin tamamlandıktan sonra farklı ısıtma ve sarılma yöntemleri vardır. Her iki dönerin ekmeğinin çok ısınması olmazsa olmazdır, Hatay’da soğuk döner yiyemezsiniz 🙂 Şekil olarak da farklı örnekleri vardır, örneğin ‘zurna sarım’ dediğinizde döner ekmeğiniz yandan sarılacak ve ince uzun bir şekil alacaktır. Bu şekilden ötürü zurna ismi verilmiş, ekmeğin bu şekilde sarılarak seven kişilere sorduğumuzda (mesela ben:)) döner malzemelerinin tadını daha fazla aldıklarını söylemektedirler, aynı zamanda bu şekilde rahat bir yiyebilirsiniz. Bazı ekmekler özel acı sosla, bazı ekmekleri ise (soba borusu diyoruz:)) bir kaç ekmek birleştirerek sarılabilmektedir. Farklı işletmeler ekmeğin acısının tonuna göre bile dönerlerine farklı isimler vermişlerdir. (Asabi, çılgın ,psikopat, fuat abi, sırık gibi :)) (Bunlar kesinlikle gerçek isimler:))

Farklı şekillerde sarılmış Zurna ve Sırık Dönerler.

Hem et hemde tavuk olarak sunulan ama genel olarak ünlü işletmelere sorduğumuzda asıl olanın tavuk olduğunu belirttikleri İskenderun ve Antakya Döneri garip bir şekilde birbirlerinin bulunduğu yerlerde yapılabiliyor:) Yani sadece şehir dışında değil, İskenderun’da Antakya Döneri, Antakya’da İskenderun Döneri yiyebilirsiniz 🙂 Öncelikle İskenderun Döneri ile Antakya Döneri arasındaki farkı anlatmakta fayda var. Şehir dışında gördüğünüz tabelada HATAY DÖNERİ yazıyorsa orada bir pislik arayabilirsiniz 🙂 Döner Hataylıysa: ya İskenderun Döneridir, ya da Antakya. Özelliklerine gelecek olursak:

Antakya Döneri:

Antakya Döneri’nde başlıca fark ekmeğin türüdür, ekmeği ultra ince (bazı yörelerde yapılan yufka ekmeğe benzer) bir ekmektir bunun dışında içerisinde ise; kızarmış patates, turşu, ketçap veya mayonez (Hatay’da pek hazır kullanılmaz, el yapımı kullanılır ve mayonez sarımsaklı olur.) Antakya döneri tavukla olmaz kardeşim! diyen dostlar da olacaktır:) Evet, Antakya Döneri’nin bir yaygın kullanımı da et döneridir ve bu döner yine farklı bir sos ile yapılmaktadır. Antakya’da bazı işletmeler, yoğunluk sebebiyle bu lezziz döneri randevu usulüyle satmaktadır.

Antakya Döneri sunum örnekleri
Bazı İskenderun’lular memleket aşkını, damak tadına değişirken görüntülenir:) https://eksisozluk.com/

Yine her iki dönerin de soslarının belirleyici faktörü, bir çok şehrimizde bulunmayan salçalar ile yapılmış soslardır. Ayrıca belirtmekte fayda var, ekmeğe sürülen acı sos ile dönerin üzerine akıtılan (ve Hatay’da siz döner yerken yanında sunulan) sos aynı sos değildir. Hatay’da he evde hem domates hem biber salçası bulunmaktadır, bazılarımız bunu abartıp süs biberi salçası bile yapıyor. Bu salçalar ile yapılan ketçap vari sos, kesinlikle hazır ketçap tadıyla aynı değildir. Kısacası, mevsiminde doğal domates ve biberler ile güneşte kurutularak yapılan salçalar Hatay dönerlerine özel bir tat vermektedir.

İskenderun Döneri:

En başta ekmeği anlatmak gerekiyor, İskenderun Dönerinde ekmek öyle Türkiye’nin her yerinde rastlayabileceğiniz bir her hangi bir pide ekmeği değildir, şehir dışında işletme açan kişilerle yaptığımız sohbetlerde aynı ekmeği yapabilmenin mümkün olmadığını, süreklilik sağlamak için Hatay’dan fırıncı ustası getirttiklerini bile duymuştum. İskenderun döneri ince, ısıtıldığında ve sarıldığında parçalanmayan ve ısırıldığında sünmeden kopabilen leziz bir ekmek ile yapılır.

Bazı dönercilerimiz İskenderun ve Antakya dönerini yine tercihen Et Döner olarak sunmaktadır.

İskenderun Dönerinin ekmeği genelde sossuz olur, fakat bazı mekanlar leziz soslarıyla yine farklı denemeler yapabilmekte. Bu dönerde kebabımsı bir tad alabilirsiniz, bunun sebebi ise içerisinde soğan bulunmasıdır, soğanla birlikte sumak ise yine her işletmede yer almamaktadır. Bazı işletmeler turşuyu İskenderun Dönerinin içerisine de farklı tat oluşturmak adına koymaktadır. Acı tutkunları için ise (her iki dönerde de) dönerin içine özel olarak cin biberi, süs biberi, hint biberi ve hatta Samandağ Biberi dilimlemektedir. Sürekli kaynayan leziz sosuyla damak çatlatan bu lezzet, genelde acı Samandağ Biberi ile servis edilmektedir.

Usta ellerde sanata dönüşmüş İskenderun Usulü Tavuk dönerler.

Hatay’da döner tüketiciler ile ilgili yapılan bir araştırma da, döner tüketen insanların öncelikli kriterlerinin; personel davranışı, lezzet, sağlıklı olması, sosyal ortam, porsiyon büyüklüğü, yöresel özellikleri ve erişim kolaylığı gibi faktörler ortaya çıkmaktadır. Yapılan araştırmada, cinsiyet, yaş, gelir düzeyi, meslek, eğitim düzeyi ve ailedeki birey sayısı gibi faktörlerin işletme seçiminde farklılıklar yarattığı belirtilmiştir.

Örneğin İskenderun ilçesinde yapılan araştırmaya katılanların%40,6’sının hafta sonlarında ve %70,7’sinin öğlen yemeği öğünü olarak İskenderun döneri tükettikleri görülmektedir. Araştırmaya katılanların %51,2’si zincir restoran işletmelerini tercih ederlerken katılımcıların %76,3’ü şehir dışında olduklarında dahi diğer fast food ürünleri yerine İskenderun dönerini tercih ettikleri tespit
edilmiştir. Yine aynı araştırmada denek olarak soru sorulan 941 kişinin %7’sinin her gün döner yediği, %62sinin haftana en az bir kez döner yediği görülmektedir. Yine aynı araştırmaya göre, İskenderun döneri tüketicilerinin tüketim özellikleri incelendiğinde, tüketicilerin %40,6’sının hafta sonları, %38,4’ünün ise hem hafta içi hem de hafta sonu İskenderun döneri tükettikleri tespit edilmiştir. Tüketicilerin %41,7’sinin haftada birkaç kez İskenderun döneri tükettikleri, %70,7’sinin öğlen yemeği olarak tükettikleri,
%59,7’sinin arkadaşları ile İskenderun döneri tükettiği ve %51,2’sinin zincir restoranları tercih ettiği görülmüştür.

Her yaştan insanı birleştiren, bizim iki gözümüzün çiçeği döner 🙂

Dışarıda yemek yemeyen eşiniz mi var? kayın valideniz asla ev dışında yemek yemiyor mu? Lokanta, Restoran beğenmeyen bir kadın arkadaşınız mı var? hemen soluğu bir dönercinin yanında alın, sorun çözülecektir. Tabi ki bu iddiamızın da bir bilimsel dayanağı bulunuyor. Her ne kadar İskenderun’da döner yiyen kişilerin büyük çoğunluğu erkek olsa da, kadınlarında (özellikle çalışan) özellikle öğle yemeklerinde yoğun olarak döner yedikleri tespit edilmiştir. Tüketicilerin sahip oldukları çeşitli özelliklerin İskenderun döneri tercihlerinde çeşitli farklılıklara sebep olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, Kadınların İskenderun döneri tercihlerinde lezzet faktörüne erkeklere oranla daha fazla önem verdikleri tespit edilmiştir.

Evet dostlar bir gece yarısı yazdığım bu yazının benim için ne kadar zorlu olduğunu tahmin etmişsinizdir:) Sizlerden linç yememek için en iyi döner şurda olur, şu döneri kaçırmayın dememeye ve fotoğraflardan reklamları silmeye özen gösterdim. Son soruyu size bırakıyorum, aşağıda yer alan ankete hep birlikte cevap verelim. Anketin sonucunda 2 çifte (2*2=4 kişi karışıklık olmasın:) 1. seçilen işletmelerde döner ısmarlayacağız:)

Sevgilerimle.

Yediğiniz En Güzel İskenderun Döneri Nerededir ?

Sonuçları görüntüle

Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Yediğiniz En Güzel Antakya Döneri Nerededir ?

Sonuçları görüntüle

Yükleniyor ... Yükleniyor ...

03/01/2021 TARİHİNDE, FAHREDDİNOSMANCA’NIN İNSTAGRAM HESABINDAKİ GÖNDERİYE GÖRE ÇEKİLİŞ YAPILACAKTIR. ANKETE EKLETMEK İSTEDİĞİNİZ İŞLETMELERİ YİNE AYNI İNSTAGRAM HESABINA MESAJ OLARAK İLETEBİLİRSİNİZ.

Tarih Talanının Gölgesinde: Tarih Koruculuğu Sistemi

0

Define ve Kültür Varlığı

Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise define “Toprak altına gömülerek
saklanmış para veya değerli şeyler, gömü” olarak belirtilmiştir (www.
tdk.gov.tr,) Toprağın altında bulunan ve değeri para ile ölçülebilen eski eser, değerli maden ve taş gibi nesneler define olarak tanımlanır. Yine, toprak altında bulunan arkeolojik değeri bulunan nesneler de define olarak değerlendirilmektedir.

TMK m. 772’ye göre ise “bulunmalarından çok zaman önce gömülmüş veya saklanmış olduğu ve duruma göre artık maliki bulunmadığı kesin olarak anlaşılan değerli şeyler define sayılır” şeklinde belirtilmiştir.İnsanlığın ortak mirası olduğu kabul edilen kültür varlıklarının gelecek nesillere ulaşabilmesi adına korunması genel kabul gören bir prensibe ise ‘Kültür Varlığı’ denilmektedir.

KTVKK’da yer alan düzenlemeye göre kültür varlıkları; “tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan veya tarih öncesi ya da tarihi devirlerde sosyal yaşama konu olmuş bilimsel ve kültürel açıdan özgün değer taşıyan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır”.

Yukarıda bahsettiğim tanımlara uygunluk gösteren, tarihi değeri olan; araç, gereç ve hatta devasa yapıları bile taşıyarak – zarar vermeyi göze alarak- resmi kurumlardan izin almaksızın kaçak şekilde ve genellikle bireysel olarak kazı yaparak, bazen yurt içinde bazen yurt dışına taşıyarak define arayan/satan kişiler defineciler olarak adlandırılmaktadır.

Kültür Mirası: (Anıtlar,Sitler ve Yapı Toplulukları olarak üç ayrı gruba ayrılır) Tarih, sanat veya bilim açısından istisnaî evrensel değerdeki mimari eserler, heykel ve resim alanındaki şaheserler, arkeolojik nitelikte eleman veya yapılar, kitabeler, mağaralar ve eleman birleşimleri, etnolojik veya antropolojik bakımlardan istisnaî evrensel değeri olan insan ürünü eserler veya doğa ve insanın ortak eserleri ve arkeolojik sitleri kapsayan alanlar. (Kaynak:Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi-UNESCO)

Hepimiz biliyoruz ki, dünyada her şeyin bir limiti, her kaynağın bir sonu var. Fakat acımasız insanoğlunun doğayı, tarihi ve hatta kendinden başka herkesi yok etme hissi bu yüzyılda oldukça kabarmış durumda. Ülkemizde sit alanlarının ve arkeolojik kalıntıların yaygın olması, bir yanılsamaya yol açıyor; ‘bu kırılgan mirasın, yarattığı zenginliğin ilelebet var olacağı ve kaybedilmeyeceği düşüncesi’. Bu düşünce temel alınarak; ‘insanlığın ortak mirası fikrine’ ve ‘kültür mirası bilincine’ sahip olmayan insanlar hemen hemen her şehrimizde yağmaya, yapıların değersizleştirilmesine ve tahrip edilmesine ya yol açılıyor ya ortak oluyor.

İzin alınmadan yapılan kazılar ile ilgili yasalar son derece ciddi yaptırımlar olsa da, kurumların altyapı ve personel yetersizliği, güvenlik güçlerinin görevlerinin yoğunluğu vs. sebepler ile ülke genelinde pek uygulanamamaktadır. Elbette her bireyin, kültür miraslarımıza ve tarihe hak ettiği değeri vermesi için bir bilincin oluşturulması gerekiyor. Bu düşünce ile geçtiğimiz yıl ülkemizde düzenlenen ve çok değerli kurumların himayesinde bir proje başlatıldı; SARAT.

SARAT PROJESİ: adını İngilizce ‘Safeguarding Archaeological Assets of Turkey’ (Türkiye’nin Arkeolojik Varlıklarının Korunması) ifadesinin baş harflerinden alır. Projenin amacı, Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının korunması için bilgi-kapasite ve farkındalık artırmaktır. SARAT, Türkiye’nin arkeolojik varlıklarının korunmasına, insana yönelik kapasite ve farkındalık arttırıcı yaklaşımlarla katkı sunmayı hedefleyen bir projedir.

Bu muazzam örnek proje ile bir çok tarih sever (ne mutlu ki bende:) ) en temel düzeyde Kültür Mirası ve Arkeolojik Kalıntıların ne olduğu, nasıl korunması gerektiği konusunda konunun uzmanları tarafından kısa ve oldukça verimli bir eğitime tabi tutuldular. Eğitimler sadece meraklılar için değil, bizzat şehir şehir gezen ve ‘yerelde arkeoloji toplantıları’ yapan uzmanlar, Arkeoloji haberlerinin nasıl olması gerektiği ile ilgili toplantılar ve eğitimler düzenlenmişti.

Sarat Eğitimlerinin bugün tekrar başlatıldığı duyuruldu!

https://twitter.com/saratprojesi/status/1293134153119150080

Süreci izledikten ( ve katıldıktan) sonra, hali hazırda devam ettirdiğim kültür projemde bir çok yeni fikir oluşturmada temel oldu ve bugün okumuş olduğunuz yazı fikri yine bu eğitim sonucunda ortaya çıktı. Eğitimlerin sonucunda gördüm ki, özellikle ülkemizde kültür miraslarımızı korumak için en önemli safha konu ile ilgili bir bilinç oluşturmak. Sokaktan geççen her bireyin, tarihe zarar veren bir temas gördüğünde karşı duran bir fikir üretecek hale gelmeli.

Bütün bunların sonucunda; Tarih öğrenmeye başladığım ilk günden beri aklımda olan, Kültür Mirası güvenliğini sağlayacak bir kolluk gücü olan ve koruculuk mantığıyla ( ve mümkünse gönüllülük esaslı) çalışacak bir oluşumu yüksek sesle söylememe vesile oldu. Bu oluşum; TARİH KORUCULUĞU.

Kervansaray bacalarına takılan klimalar, yüzyıllık yapıların çörtenlerine dubel ile takılmış plastik gider boruları, dinamit ile patlatılan lahitler, her sit alanını süsleyen bubi tuzağı tüneller, tarihi kapılara ansızın vidalanmış çirkin tabelalar, taş yapılara iliştirilmiş cam kapılar, matkap ile ortasından delik açılmış steller, alenen satışa çıkarılmış dedektörler ve tabi ki her tarihi eserin gediklisi sprey boyalar …
Bakir bölgelerde, dağlık alanlarda bulunan el değmemiş eserleri ve geçmiş dönemde yurt dışına kaçırılan yüzlerce eseri hiç saymıyorum bile. Bütünüyle bu eksiklikler ve kayıtsızlıklara karşı, toplumun bilgi/güven ilişkisini samimiyetle sağlayan bir modele ve bu modelinde gönüllülük esasıyla çalışacak ve işin ehli ‘koruculara’ ihtiyacı var.

Çok açıkça belli ki her şey aynen bu şekilde giderse, çocuklarımıza bir çok eserin sadece fotoğrafını gösterebileceğiz. Yine çok açıktır ki, kurum ve kuruluşlar bu yarayı kapamaya yetmiyor, yetemiyor. Sadece envantere kayıt yapmak ve fotoğraflamak ile bazı şeyler korunmuyor. Toplumun büyük bir çoğunluğu tarihe sahip çıkmak istemeden, hiç bir eser hiç bir kalıntı güvende değildir.

Sorunlarımız çok net, çok açık. Her köşe başında gözümüze sokuluyor. Her gün sokak köşesinde sprey boyası sıkılmış çeşmeler, haketttiği değeri görmeyen yapılar görüyoruz. Her yeni haberde, ‘zaten biz adam olmayız’ vb tepkiler verip bu haberleri es geçmeye normalleştirmeye başladık. İşte benim itirazım bunadır, inanıyorum ki biz gençler iletişim ve medyanın gücünü de kullanarak, taleplerimizi şikayetlerimizi ilgili mercilere ulaştırırsak, ‘Tarih Koruculuğu Sistemi’ kültür bakanlığı tarafından da ciddiye alınacak ve kurumsal adımları atılabilecektir. Bu sebeple buradan, tarihe gönül vermiş herkesi, yetkisi ve gücü olan büyüklerimizi, hiç bir gücü olmayıp sadece bu konuya üzülen ama isyan edebilecek cesareti olan kardeşlerimi; HEPİNİZİ çağırıyorum.

Ben hepinizi, kendi şehrinize, ülkenizin zenginliğine sahip çıkmaya çağırıyorum. Her birey kendisini sadece bir eserin hami ilan ederse, zaten hiç bir şey yapmamıza gerek kalmayacak. Tarihi bizden, yine biz korumalıyız. Bir çok eseri çöp içinden kurtarmaya, kendi insanımıza tarih sevdirmek isteyen herkese sesleniyorum. belki ilk etapta Tarih Koruculuğu sisteminin kurulmasını biz sağlayamayız , fakat aynı derde sahip yüzlerce insan tanıyorum. Gelin sesimizi duyuralım. Şikayet etmekten vazgeçelim, elimizi taşın altına koyalım.

Yazımın bütün kelimeleri ve harflerince teşekkürler sevgili, HALİD ESAD

Halid ESAD KİMDİR ?

https://tr.euronews.com/embed/311924

Sagalassos Antik Kenti

0

Doğu Akdeniz’in en önemli kentlerinden olan Sagalassos, antik çağlarda Pisidya’nın başkentliği yapmıştır. Antalya’ya 110, Isparta’ya 41 km uzaklıkta olup, Burdur’un Ağlasun ilçesinin kuzeyinde yer alır. Batı Toros dağlarının yaklaşık 1500m yüksekliğinde yer alan hakim bir tepeye kurulmuş antik kente Ağlasun kent merkezinden yaklaşık 7 km boyunca sarp bir dağa tırmanarak ulaşabilirsiniz.

Kültür bakanlığına bağlı her müze gibi, burada da ister ücret ile isterseniz müze kart ile giriş yapabilirsiniz. Sagalassos Antik Kenti’nin hemen girişinde sol kısımda oldukça büyük bir kafe yer alıyor, kenti gezdikten sonra uzun yürüyürüşler ve sarp arazi sizi yoracağı için daha sonra burada dinlenmek isteyebilirsiniz.

Sagalassos ismi hitit metinlerinde geçen şehirlerden olan ve luvi dili kökenli salavassa’dan geldiği düşünülmektedir. Salavassa, yüksek kayalıktaki kale manasına gelmektedir. 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde bulunan kent, uzun uğraşlar sonucunda 2017 yılında Dünya Mirası Listesinde kesin olarak yerleşmiştir.

Kent kabaca ikiye ayrılır, antik kente girdiğiniz yolun sol kısmı aşağı şehir, sağ üst kısmı da tarih olarak daha sonra inşa edilmiş olan yukarı şehirdir. Aşağı şehir kısmı, aşağı agora, severuslar çeşmesi, imparatorluk hamamı, macellum, hadrian tapınağı, hadrian çeşmesi ve sütunlu cadde yer alır.

Sagalassos Antik Kenti İmparator Hadrian döneminde çok önemli bir dini merkez haline gelmiştir. Bu sebeple inşa ettirilmiş, bir çok tören ve bayramlara ev sahipliği yapan ve kentin girişinde yürüyüş yoluyla başlayacağınız parkurun hemen başında, sol kısımda: ‘mermer tabanlı imparatorluk hamam salonu’ yer almaktadır. Hamam’ın arkasında ise severuslar çeşmesi ve aşağı agora bulunur. Hamam mermerlerinin büyük kısmı günümüze yetişmese de bir çok kemer ve sütun halen sağlamlığını korur.

Hamamdan sonra, parkuru takip ederek aşağı agora macellum’unun yanından kısa bir yürüşüyle, yukarı agora’nın güney anıtsal kapısına ve Antoninler Çeşmesine ulaşacaksınız. İki adet anıtsal kapısı olan yukarı agoranın, dev güney kapısından agora alanına girmeden bir kaç dakika önce Antoninler Çeşmesinin şırıltılarını duyamaya başlayacaksınız…

Hamam ve çeşmeleri şehri bir gerdanlık gibi süslemiş bu muazzam antik kentin şüphesiz en çekici eseri, Antoninler çeşmesidir. Çeşme ismini Roma dönemindeki Antoninler Döneminden almıştır, çeşmenin bulunduğu alanda daha önce inşa edilmiş Augustus Çeşmesi bulunmaktaydı, Antoninler bu çeşmenin üzerine inşa edilmiştir.

Bu görkemli yapının içinde yer alan heykeller replika olup, orijinal heykeller Burdur Müzesinde yer almaktadır. Dakikalarca bakacağınız, her ayrıntısına ayrı ayrı gözlerinizin dalacağı bu çeşmenin mimari olarak bu büyüklükle benzeri bulunmuyor, uzun süren çalışmalar sonucunda suyun yüzyıllar sonra tekrar akmaya başlaması ise bizler için eşsiz bir şans olsa gerek.

Agoraları, hamam ve çeşmeleri ile anılan Sagalassos’un eşsiz zenginliği, dünyanın en yüksek rakımlı 9000 kişilik tiyatrosu ve kendine has, kaya mezarlarını maalesef gölgede bırakıyor. Hellenistik döneminin sonunda yapılmış tiyatronun üzerine inşa edilmiş, antoninler çeşmesinin güney doğusunda yer alan ve önemli bir kısmı ayakta kalmayı başarmıştır.

1700’lü yılların başında Fransız seyyah Paul Lucas tarafından keşfedilen kentte ülkemiz adına ilk çalışmalar 1990 yılında Marc Waelkens’a tam kazı yapma yetkisi verilmesiyle başlamıştır. Marc Waelkens kente bir çok su kaynakları, hamam ve çeşmeleri olması sebebiyle Sagalassos’a ‘su şehri’ ismini vermiştir. Kazılarda ortaya çıkan en önemli iki eser, yaklaşık 5.5 metre boyu olan İmparator Marcus Aurelius ve İmparator Hadrian’a ait heykeller olup bu eserler Antoninler Çeşmesinde replikaları yer alan heykeller ve diğer tüm eserler ile birlikte Burdur Müzesinde sergilenmektedir. 

Burdur ve çevresine yolunuz düşerse ya da Sagalassos’u ziyaret etmeye karar verirseniz yakınlarda bulunan, Burdur Müzesini, Kibyra Antik Kentini ve Salda Gölünü ziyaret etmeyi unutmayın.

Sizler için hazırladığım kısa belgeselimi izleyip, kanalıma abone olursanız çok sevinirim 🙂

726BeğenenlerBeğen
10,500TakipçilerTakip Et
1,389TakipçilerTakip Et
245AboneAbone Ol

Düşüş (The Fall)

0
1920’lerin Los Angelesı’ndayız. Kolu kırıldığı için Los Angeles Hastanesi’nde yatmakta olan 10 yaşındaki Alexandria, burada filmlerde dublörlük yapmakta olan Roy ile tanışır. Bir çekim sırasında...